15 Mayıs 2017 Pazartesi

Kısa-uzun: hayat. Karmaşası ve daha çok basitliğiyle; hayat işte.

27 yaşın 3. ayı. Yılların nasıl geçtiğini hiç anlamadım. En uzak taze hatıralarım lise zamanından kalma. 13 sene öncesi, hala bugün gibi. Daha öncesi bölük pörçük anılardan ibaret. Yine de muhtemelen her biriniz gibi yaş alıyorum ama o ilk gençlik hissi hiçbir yere kaybolmuyor. Bence annemde, babamda hatta 81 yaşını süren anneannemde bile değişmedi bu duygu. Göz açıp kapama arası geçip giden bir şey yaşıyoruz.

Kendin olmayı, kendini bilmeyi, olduğun kişiden mutlu olmayı öğrenince arkadaş yada sevgili kaybetmenin bir önemi kalmıyor. Ne yaptığını bildiğin, kontrollü olduğun ilişkiler sürdürdüğün, kendin olduğun müddetçe pek bir şey dokunamıyor. Yaş alırken öğreniyoruz  biraz, biraz olduğumuz kişiyi tanıyoruz, potansiyelimizi biliyoruz yada sınırlıyoruz. Bir yığın olay oluyor. Belli bir yere kadar kendimizle neler yapabileceğimize odaklanıyoruz. Başarıyoruz, kaybediyoruz, düşüyoruz, kalkıyoruz. Sınırlarımızı öğreniyoruz belki zorluyoruz bile. Potansiyelimizi görüyoruz, olup biten tüm olaylar içinde konforlu olmanın yollarını öğreniyoruz. Her yıkılma bir ayağa kalkma gerektiriyor. Gün geçtikçe derimiz kalınlaşıyor, daha bir güvenli ilerliyoruz.

27 yaşın 3. ayı. Kendimle mücadele içinde geçirdiğim 27. yıl. Kendimi normal şartlar altında nasıl idare edeceğimi bilecek kadar deneyimledim ve sorguladım. Kolay denilebilecek patikalar önümde kırmızı halısı ile beraber serili dururken ben hep bilmediğim vahşi doğanın içine girip hayatta kalmaya çalıştım. Deneyince oluyor. Biraz deneyimden sonra başta zor gelen her olay kolay ve çocukça geliyor hatta.

Olan biten her şeyi düşünüyorum. Yakınlarımın başına gelen felaketleri, kendi üzüntülerimi, haberlerde gördüklerimi, yeni dünyanın halini ve bakıyorum. Gördüğüm: hayat bana artık kolay geliyor. Ölümcül hastalıklar ve yakınlarımı kaybetmek en büyük endişem olmuş. Kendimi seviyorum ama canımdan çok sevdiğim insanlar var ve onları sağlıkla hayatta tutmak kontrolüm dışında. Geri kalanıyla bir şekilde mücadele edilebileceğini biliyorum.

Hastalık ve ölümle ben nasıl mücadele edeyim? Kendimi nasıl hazırlayayım? Hazırlıklı olmam gerekir mi yoksa ben mi çok abartıyorum? Bilmiyorum. Bildiğim, geri kalanıyla mücadelenin basit yaradılışımızla mümkün olduğu.

Yükseklikten, başarısız olmaktan, beğenilmemekten, potansiyelimden aşağıda değerlendirilmekten, kendimi yeterince ifade edememekten ya da yanlış ifade etmekten, korkuyorum. Geceleri yalnız kaldığımda her türlü felaket ihtimalini düşünüyorum. Ve bütün bunlardan neden korkmamam gerektiğine dair cevaplar bulabiliyorum.

Hastalık ve ölüm hariç. Çünkü bu ikisini yolculuğumuzdan çıkardığımızda geriye sadece basit varlığımız kalıyor ve basit varlığımız mutlu bir hayat yaşamamız için gayet yeterli.


Hayat kısa ve evet kuşlar uçuyor.  Beraber uçabiliyor muyuz? 

Bence mesele bu. 

Kendi kendimizin ilham kaynağı olduğumuz sürece bizi yıkacak kaynaklar sınırlı.

P.S. Lara'm bu post dünyanın en güzel ve en potansiyel sahibi kızı olduğun için sana.




3 Şubat 2017 Cuma

Bir nehrin tükenişi.

"kendin ol
kendin ol
sen buysan başkası ol!

buysan kederden öleceğim
başkası olursan da kimi seveceğim?"

soru.

31 Ocak 2017 Salı

''Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla ve tarihle yargıla''


Ben gidiyorum. Bana kendimi Ahmet Kaya ile ifade etme, yüzüm tamamen batıya dönmüşken içimi Ahmet Kaya'nın bir şarkısı ile dökebilme, kendimi onu anlarken bulma ve hayatımın gerçeğinin bu olduğunu idrak etme ortamını yaratan sensin 80 milyona yakın Türk insanı... Beni güzel dışladın... Bütün çabalarımı çok güzel boşa çıkardın... Emeklerimi hiç, bomboş insanları baş tacı ettin...

''Hoşça kalın sevdiklerim,
Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök;
Bütün doğa; hoşça kalın...
Hoşçakalın sevdalılar,
Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar,
Sonsuz, uzay, gezegenler ve yıldızlar,
Hoşçakalın.
Hoşçakalın senfoniler.
Oyun havaları, sevda türküleri ve şiirler,
Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler,
Dağlarında yürüdüğümüz toprak,
Yalın ayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler;
Hoşçakalın!
Hoşçakalın ağız tatlarım,
Sıcak çorbam, çayım, sigaram...''

...

''Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar,
Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar,
Yedi bölge, dört deniz,
Yedi iklim, 81 şehir,
Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları...
Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar,
Asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar,
Ve işçiler, ve köylüler,
Hoşçakal ülkem...''

Kalmaya çalıştım ama olmadı:

''Beni yaşamımla sorgula iki gözüm,
Beni yüreğimle, beni özümle,
Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni,
Tarihle anla beni,
Ve öyle yargıla...''

Toprağına kurban olacağım, ilimine, bilimine, gelişmesine bir ömür harcayacağım, beni bugün burada yaşayamayacak hale getiren herkesin hayatına güzellikle dokunabilecek işler yapabileceğim; ülkem,canım, tarihim, annem, babam, kardeşim, köküm, gazi dedem...

Ben gidiyorum... Uyku tutmuyor... Acımın tarifi yok... Ben gidiyorum... İçimdeki ölüye ülkeler, şehirler gezdiriyorum... Hiç biri yerini tutmuyor... Ben kalamıyorum... Gidiyorum...

Hoşçakal...

Hoşçakal ülkem...

Ve sonra:

''O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız...''









4 Haziran 2016 Cumartesi

High by the beach / Viva la vida!



Beklentilerden, konuşmaktan, sorgulanmaktan, kendini anlatmalardan, aynı döngü içerisinde çırpınıp durmalardan yo-rul-dum. Ne boyum uzuyor, ne bir sene sonrası için umut dolu beklentiler biriktirebiliyorum.

Yeterince pushlandım da geldim.

Telefonumun şarjı bitmek üzere, şarj aletim Istanbul'da kalmış. Elimdeki hindistancevizi yağı yüzünden şu satırları zor yazıyorum. Güneş güzel yakıyor. D vitamini, yeşil, mavi derken içim yine umut doluyor. Sevilecek, sevinecek ne çok şey var diyorum. Coldplay "Viva la vida" diyor, hak veriyorum.

Kendine ayırman gereken zamanı insanlar ve sorumluluklar arasında paylaştırıp, oturup anlayış bekleyerek somurtan yüzünü güldüremiyorsun.

Bana gitmek yarıyor. Hepiniz bir kenara durun ben bir kendimi hatırlayayım diyebildiğim anlarda yenilenip, güç toplayıp huzur bulabiliyorum.

Gidince iyileşeceğini bilene 'durma' diyorum.

Yaşasın değişimlerin ve yeniliklerin mevsimi, yaşasın güneşin getirdiği pozitif enerji.

Özgürlukleriniz bol olsun!


2 Haziran 2016 Perşembe

Nereye gitti bütün o 'çok eğlenceli' zamanlar?

Kendime de çevreme de eziyet olduğum bir dönem geçiriyorum son zamanlarda. Bulunduğum kalıba sığmaya çalıştıkça dar geliyor, sıkılıyorum, sıkışıyorum.

Kendi tercih ettiğimiz tüm yollara umutla çıkıyoruz. Emek veriyoruz. Ben çok emek veriyorum. Mükemmel olsun istiyorum, bütün sınırlarımı kaldırıp var gücümle koşturuyorum. Bazen yoruluyorum. Yorulunca istiyorum ki durayım. Bir müddet kafamı başka yöne çevireyim de tekrar güçleneyim. Toparlanayım da öyle döneyim. Öyle olmadığında tadım kaçıyor çünkü. Tadım kaçınca çekilmez oluyorum.

Ulaşmayı dört gözle beklediğin zaman dilimlerin, ufak kaçış planların, belirli zamanlarda var olan koşturmacadan bir müddet uzaklaşacak kesinliklerin olmadığında kafesin içindeki çarkta var gücüyle koşan hamster'dan tek farkın farkındalığın oluyor.

'Havada uçan kuş olayım', 'çimlerin üzerinde uyuyan kedi olayım' gibi fantastik istekler değil. Soluklanıp, güç toplayıp, yenilenip kaldığın yerden koşabilme arzusu. Sürekli aynı şeye bakarsan körleşiyorsun. Hayat körleşmek için çok kısa.

Mevcut durumun gerektirdikleri ile meşgul olurken araya o 'muhteşem, unutulmaz' zamanlardan serpiştirebildiğin ölçüde dinç, mutlu ve arap atı havasında oluyorsun. Mevcut olan düzeninin dışında, bambaşka bir sabaha, bambaşka duygularla uyanmadıkça, bir önceki günü düşündüğünde kalbin çarpmadıkça, anı olabilecek anlar biriktirmedikçe aynı döngü içerisinde eriyip gidiyorsun.

Bazılarımız için şartlar bu şekilde en azından. Kendini nasıl yetiştirdiğin, hangi bölümü neden okuduğun, neden uzaklara gittiğin, uzaklardan neden döndüğün, neden kaldığın, neden gitmek istediğin hepsini aynı 'yaşamış olduğunu hissetmek' arzusu yönetiyor. Bir kere gidince, yapabildiğini görünce, kendini bilince de 'şartlar böyle, nefes almadan koş' mottosu işlemiyor.

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarıma artı olarak, ben iki kişi yaşamaya karar verdiği an, tüm hayatı karşı tarafın ihtiyaçlarına göre şekillendiren ve bunu normalleştiren bir karakterim. Her şey eksiksiz olsun,ben gerektiğinde fedakarlık, gerektiğinde telafi ederim. Soluk almadan koşarım, yeter ki huzur olsun. İhtiyacım olduğunda ben de anlaşılırım 'belki'. Oradaki 'belki'nin karşılığını hiç bir zaman anlaşılmış gibi alamadım. Kendimi anlattım, hiç saklamadım. Hayat devam ederken, karşı taraf kendi ihtiyaçlarını ve planlarını hak olarak karşıma çıkartırken kendimi çoğu zaman 'sus payı' ile baş başa buldum. Bütün samimiyetlere, çabalara, varını yoğunu ortaya koymalara karşılık önerilen sus paylarını da önerildikleri masanın orta yerinde bıraktım.

Bırakmaya da devam edeceğim.

Kimse kimseden, hiç kimse kişisel huzur, başarı, mutluluk hedeflerinden daha önemli değil.

Kim ve nasıl bir beklenti içinde olursan ol:

Yolo!

Bunlar da Coelho'nun Simyacı'sından geliyor, anlatmaya çalıştıklarım pekişsin diye:


*"Her zaman, ne istediğini bilmek zorunda olduğunu anımsa."

*- Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım?-Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın.

*Gizin kökü şimdidedir, şimdiye dikkat edecek olursan onu iyileştirebilirsin ve şimdiyi değiştirebilirsen daha sonra olan da iyi olacaktır.*En karanlık an şafak sökmeden önceki andır.

*Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen, mutlu bir insan olursun.


Ve son olarak;

*Bir gün kalkacaksınız ve hep hayal ettiğiniz şeyleri yapmaya vakit kalmamış olacak. Şimdi tam zamanı. Harekete geçin.




Şunu da şuraya bırakayım, özlemişim:


13 Mart 2016 Pazar

La Foule!

Hello!

Size içi rahat olmanın sırrından bahsedeceğim bugün. Birine söyleyecekleriniz/yapabileceğiniz bir şeyler varken ölüme göndermediyseniz eğer bu söyleyeceklerim bayağı bir iş görüyor: elinden geleni yapmak.

Aşık mı oldun? Full potansiyel kovala. Olmadı mı? Sen denedin, hayat devam ediyor.

Çalışıyor musun? İşin sana göreyse elinden geleni ardına koyma. Sen elinden geleni yaptın ama yine de olmadı mı? Hayat devam ediyor.

Çalışıyorsun ama işin sana göre değil mi? Çalışmak, varını yoğunu ortaya koymak mı istiyorsun? Değecek bir şey mi arıyorsun? Aramaya devam.

Karşına birileri çıkıyor ama sonu hep hüsran mı? Kriterlerin olsun, kendini tanı. Ne istediğine, ne ile baş edebileceğine karar ver. Emin ol. Bu sana bir seçicilik katacak ve kendine göre oluşturduğun o seçiciliğin sonunda mutluluk var.

Pozitiflerini, artılarını yaz bir kenara. Hepsinin bilincinde ol. Yapamayacaklarının, sana uymayanların da bilincinde ol. Sonra yapabildiklerinde mükemmel ol. 'Ben bunu yapamam' dediğinde insanlar seni anlamaya gönüllü olacaklardır.

Dünyada en çok iş yapan sektör petrol olabilir, uyuşturucu ticareti yada internet olabilir. Senin doğan sana doğayı emrediyor. Ağaca, gökyüzüne bakmayı, uçan kuşla, sokaktaki kediyle dost olmayı arzuluyor. Banka hesabındaki sıfırlarla 'tam' hissedecek şekilde dizayn edilmediğine yemin ederim. (inandığım bir din yok, tanrı'dan emin değilim)

Alkol bütün kötülüklerin anası değildir. Bir kadeh şarap eşliğinde aşağıdaki şarkıyı dinlediğinde bir yerlerine dokunur. Umarım dokunur. İnsan iyi bir şey midir bilmem ama bir bukalemundan fazlasını hissedersin muhtemelen (gerçekten emin değilim)  'insan olduğunu' hissedersin, tabiri ne kadar sevmesem de. Nihayetinde insandan daha iyi kediler, köpekler tanıdık çoğumuz.


Şarkı bu:

La Foule








11 Şubat 2016 Perşembe

Ne demiş Pratchett: 'It is said that your life flashes before your eyes just before you die. That is true, it's called Life.'

Temiz enerji, sağlıklı göz altları, az uykuyla yetinebilme, güne mutlu başlayabilme, dopdolu geçen günün ardından huzurla uyuyabilme hepsi biraz seyahat, biraz değişiklikle mümkün.

İnsan uzun zaman aynı yerde kaldığı zaman tükeniyor. Kendini, potansiyelini, mutluluk kaynaklarını tüketiyor. Yaşadığın hayatın güzelliğini, sahip olduklarının değerini anlayabilmen için uzaklaşman gerekiyor. Uzaklaşıp dönen insanın taze enerjisi bambaşka oluyor.

Durdukça, durduğum yerde, yeterince ilerleyemediğimi hissettiğim her an, geceleri uykunun yetmemesi, gündüzleri yapmak istediğim tonla şeyi bir başka zamana erteleyerek biraz daha uyku adına erkenden yatağa girmek. Yerimde durduğum her an içinde bulunduğum boşluk büyüyor. Halbuki mutlu olmama sebep tonla şeye sahibim.

Biraz değişiklik, biraz yenilik, kendi potansiyelini yeniden keşif, başka bir hayatın mümkün olduğunu hatırlamak. Deneyimlerle çoğalmak.

Gitmek her zaman daha fazla olarak geri dönmek demek.

Kısa bir süre kaçıp, başka bir dilde hoşçakal demeyi öğrenip geri geleceğim.

Fonda da bu şarkı çalacak:

Sioen - Cruisin




4 Şubat 2016 Perşembe

Hepimizin var bir iç dünyası, dış dünyası.

Hepimiz ayrı dünya sonuçta.

Yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz, kabiliyetlerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, tercihlerimiz.

Doğdumuz yer, içine doğduğumuz aile, gittiğimiz okul, sınıf arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, tercihlerimiz. Kantinde yediğimiz tostun bile kim olduğumuz üzerinde etkisi var.

Birleştiğimiz noktalar var. Çılgınlar gibi ayrıldığımız, asla bir araya gelemeyeceğimiz noktalar. O noktalara rağmen bir araya gelişlerimiz, karşılıklı öğrenme çabalarımız.

Aileden ayrılıp, Üniversite'ye başlayıp, farklı farklı türlü insanı hayatımıza alıp, deneyimde üst noktalara çıktığımız zamanlar var. Sonra iş dünyası, 'iki dünya bir araya gelse bu insanla aynı yerde 1 saatten fazla duramam' dediğiniz insanla yıllarınızı geçirdiğiniz yer.

Her şeye rağmen, aynı dünyayı paylaşmaya devam ediyoruz.

Neyse müzik dinleyelim. Müzik güzel.



Ben aşağıda gördüğünüz seti dinlediğim her an 23 yaşında olacağım.

Adios.

Brighter Days - Tolga Güngör

Tolga'ya selam olsun!

31 Ekim 2015 Cumartesi

Full Pride Jacket.

Gururdan ceket, kendimi bildim bileli üzerimde. Bütün ilişkilerimde çıkarıp, bir kenara bırakmam gerektiği zamanlar oldu. Yapmadım. Kenarda bırakılan gurur bir şekilde kırılmış gurur; onu olduğu yerde bırakarak ilerleyebilir misin? Hadi ilerledin, vardığın yerde mutlu olur musun? Sanmıyorum. 

Günlük hayat içerisinde, hesaplanmamış şekilde yaşanan gurur incinmesi başka. İncinir, düzeltmen gereken bir şey varsa düzeltir, yoluna devam edersin. Ama bir yerlerde tıkanmış bir şeyi yoluna koymak için, kendi arzunla gururu bir kenara bıraktığın zaman, yaşanacak incinmeyi göze almış oluyorsun. İncinirsen, kendine olan sevgin, saygın azalıyor. Ne gerek var? 

Kalbimin kapılarını sonuna kadar açıp, alabildiğine içten, varımı yoğumu ortaya sererek yaşarken, paylaşmak yerine zora sokulmayı sevmiyorum. Ceketi çıkartırsam devam edebileceğim noktaya geldiğim zaman, o noktaya en afillisinden bir selam çakarak istikamet değiştiriyorum. Mis gibi. 

Gururu kenara bırakarak devam edilen her hikayede kalp kırıklığı biriktiriliyor ve o gün olmasa bile günün birinde hem kendini, hem karşı tarafı suçladığın bir mutsuzluğun içinde buluyorsun kendini. 

Hiç kimse yada hiçbir olay, kendime olan sevgi ve saygımı koruduğum süre boyunca hissettiğim mutluluğu yaşatacak güce sahip değil. 

Period.


3 Ağustos 2015 Pazartesi

Freud'a Selam Olsun.


Denizci arkadaşlarım var, pilot arkadaşlarım ve bir de pilot olan erkek arkadaşım. Daimi karada olanlar. Bir de ben varım. Teker teker bakıyorum herkese. Uzunca süre gidene, çok uzaklara gidip gidip dönene. Yerinde öylece durmak isteyene. Herkesi anlamaya çalışıyorum, en önemlisi de kendimi anlamaya.

Hepimizin kendine göre insanları sınıflandırma eğilimi ve tarzı var. Ben algılarla ilgileniyorum. Dünyanın nasıl algılandığı, nasıl bir birikimle nasıl bir hayat sürüldüğü, gezip gördükçe, uzun yola gittikçe yada yerinde kaldıkça neler olup bittiğini merak ediyorum. İnsan herhangi bir hayatı neden tercih eder? Tercihler beraberinde neler getirir? Tek bir hayat yaşama şansı olan insan kişisel tatminini nasıl sağlar?

Herkese ayrı ayrı bakıyorum. Maksimum seviyede deneyimlemeye çalışıyorum, kalmayı, gitmeyi, durmayı, durmamayı. Herhangi bir tercih yapmadan, var olduğunu bildiğim, kendiliğinden gerçekleşmeyecek ve merak ettiğim her şeyi denemeye çalışıyorum. Bir insanı değil, olabildiğince çok insanı anlamak istiyorum. Kalıbıma, kabıma sığamıyorum, keşfetmek, daha çok öğrenmek, ne kadar sır varsa hepsine vakıf olmak istiyorum.

25 senenin sonunda insanlarla beraber kendime de anlam vermeye başlıyorum.

Denize giden, türlü türlü karakterde insanla, amirle, aylarca dar alanda zaman geçiriyor. Hiçbirimizin şahit olmadığı güzellikte gün doguşlarını, gün batımlarını, yanında anı paylaşmak isteyeceği insanlardan bir tanesi bile olmadan belki, bir başına seyrediyor. Doğanın mucizelerine tanık oluyor. Zor zamanlar geçiriyor. Kendine hepimizden fazla maruz kalıyor. Okuyor, izliyor, belki yazıyor. Kendince bir yöntemle, kendi kendine aylar geçiriyor. Yıllar geçiyor, karada sabah 9 akşam 5 çalışan, yılda 15 gün tatili olan insandan bambaşka bir hayat yaşıyor.

Pilot, ayın hatırı sayılır kısmını uzak yerlere uçarak, bazı gün ve gecelerini bu uzak yerlerde bulunan otellerde geçirerek, çoğu seyahatinde yeni insanlarla tanışarak, gökyüzünün en şahane hallerine şahit olarak günler, aylar, yıllar geçiriyor. Kokpitte yanında oturan insan her defasında ayrı bir dünya oluyor. Bazen iyi, bazen kötü. Her seferinde başka bir ekip, rota belki aynı ama günler birbirini tekrar etmiyor, bir şekilde.

Yerinde kalmayı seçen, aynılıktan keyif alan, dışına çıkmak istemeyen, sabit düzen içerisinde, kurduğu hayattan keyif alan insanın durumu var bir de. 'Başka bir dünya mümkün ama umurumda değil' motivasyonu..

3 farklı örnek var yukarıda. Onlarca, belki yüzlerce varyasyonla ele alabiliriz. Herkesin gece kafasını yastığa koyduğunda aklına, gözünün önüne gelen imaj başka, bambaşka. Gezdiğin, gördüğün, çalıştığın,okuduğun, temas ettiğin her şey tarafından yeniden yaratılıyorsun. Kendin bir yol tutturuyor, başka yolları konuşarak, okuyarak, araştırarak anlamaya çalışıyorsun.

Türlü deneyim, algı, bilgi nihayetinde ortaya çıkan 'sen' geri kalan herkesle bir ortak noktada buluşuyorsun. Seçtiğin, yürüdüğün, sevdiğin yol ne kadar az rastlanır türden? Hiçbir öneminin kalmadığı paydada, 'insan oluş' kısmında herkesle eşitleniyorsun. Endişeler, arzular, umutlar, beklentiler bir yerde aynılaşıyor: eşini bulma isteği... Her kim olursan ol, bütün varlığını paylaşmak arzun, tamamlanma isteğin aynı kalıyor. Dağdaki çoban ne hissediyorsa, o en muhteşem versiyonun dahi tamamlanmak konusunda o çobanla aynı şeyi hissetmeye, istemeye devam ediyor.

Bütün bu yukarıdaki laf kalabalığını yapmamın bir sebebi var. Hepimiz kendine münhasır, deneyimleri nihayetinde sürekli güncellenen ama yaptığımız seçimler sebebiyle belli alanlarda değişim geçiren insanlarız. Her birimizin temeldeki arzusu 'eşini bulmak.' Buradan hareketle 3 şey söylemek istiyorum:

1) 'Ben yalnız mutluyum ya' barikatı arkasına saklanmak, oraya saklanmaya iten mutsuzluktan fazlasını getirecek, Açık olmak lazım.

2)'Benim eşim bu olacak, başkasını istemem' derken dur durak bilmeden acı çekmek söz konusuysa 'eş' diye içselleştirilen kişi doğru kişi değil, inadı kenara bırakmanın sonunda mutluluk var.

3) Tamamlanmışlık hissi, her kim olarak yaşıyorsan, olduğun kişiyi algılayabilecek insanla mümkün. Ne bir çift güzel bacak, ne de kabarık bir cüzdan tarafından tamamlanabilecek şekilde dizayn edilmedik hiç birimiz.


Neyse, özetle:

29 Haziran 2015 Pazartesi

Sky, blue sky.

Ben yine İstanbul'dan kaçtım. Bir müddet hayat şartlarının gerektirdiği üzere iş aradım, başvurular yaptım, sonra aklıma yatar bir şey buldum, başvurumu yaptım. Cevap alana kadar da bir müddet uzak ve doğada kalacağım. 

Bayılıyorum İstanbul'a. Boğazına, deniz kenarında yürümesine, kafesine, barına, tarihine hatta kalabalığına. Bir müddet sonra ise boğulmaya başlıyorum. Sokağa çıktığın anda maruz kaldığın kimi yerer kimi över insan bakışları, gideceğin yere, buluşacağın insana göre giyinip süslenmesi, yolu-trafiği, ister istemez kaostan payını alıp girdiğin stres. Evden burnunu dışarı uzatmanla beynine, ruhuna doğru taarruza geçiyor şehir. Bir yere kadar meşgul edici ve hatta eğlenceli. O noktaya geldikten sonra ne yapsan geçmez bir mutsuzluk hali.

Böyle zamanlarda benim kişisel tercihim; uzaklaşmak. Beklentileri en aza indirgeyebileceğim, doğanın içinde hayvanla, az insanla öz zaman geçirebileceğim, zaman mefhumundan uzak, "oh!" diyebileceğim bir kaç gün geçirmek. 

Kapitalist sistem kulağına  Louis Vuitton'dan ayakkabılar almanın, lüks restoranlarda süslü kıyafetler içinde akşam yemeklerinin mutluluk kaynağı olacağını, bunlara ulaşmak için daha çok çalışman gerektiğini fısıldamayı sürdürecek. Kendini her şeyin en iyisine layık görmen, en fazlasını hak ettiğini düşünmen için elinden geleni yapacak. 

Yapıyor da. Bana da o vakit 'Sen bi' kes sesini' hali geliyor. İnsanın özünün doyduğu zamanlar, gerçek mutluluk kaynakları neredeyse hep bedava ve mutluluğu parayla orantılamak ve fazlasına sahip olduğunda rahata ereceğini düşünmek ise ne yazık ki kapital sistemin yarattığı bir illüzyon. Elbette paraya, çalışmaya ihtiyacımız var. Ve içsel mutluluk için de doğaya. 

Sistem işlesin diye ha babam çalışıp, boş kalan zamanlarda da tüketerek mutlu olmaya çalışmak yerine, bütçeleri en azından ayda bir haftasonu doğaya kaçmalara ayarlayabilsek, o ayakkabıyı almasak da sakin bir göl kenarında kahvaltı edip, yürüyüş yapsak mesela. Kıt kanaat geçinmeye çalışırken son model telefon taksidine girmek yerine insan gerçekten kendi mutluluğuna yatırım yapsa. Böyle olsa belki de İstanbul'un omuzları düşük, yere bakarak yürüyen, göz temasını 'Günaydın'a çevirebilecekken kafasını çevirmeye motive insanında biraz değişiklik olur. 

Her şey üstünüze geliyor gibi hissettiğiniz zamanlarda bu söylediklerimi bir düşünün. Mülkiyet hissinden vazgeçip, domates yetiştirin demiyorum ama iddia ediyorum almanın yerini gitmekle değiştirdiği bir hayat, hepimizi mutluluğa biraz daha yaklaştırır.





Saatleriniz kaç paranız olduğunu anlatmak zorunda değil, zamanı doğru göstersin yeter. Mutluluğu bir de bu sularda arayın, denemesi bedava.


Not: Bu yazı etrafta mutsuz insan görmekten fenalık geçirmek üzereyken yazılmıştır.

Mutlu haftalar! 











18 Haziran 2015 Perşembe

Bir kadın yalnızlığı kolay seçmiyor arkadaşlar.

Benim ikili ilişkilerim hoşuma gitmeyen şeyleri, basit beklentilerimi karşı tarafa tatlı dille anlatmak ama hoşuma gitmeyen durumların ta ki ben 'It's over' kıvamına gelene kadar 'over and over again' tekrar etmesiyle son buluyor.

Aman tadımız bozulmasın, aman pozitif kalalım, aman düzelir. Düzelir mi? Düzelir dediğin beklenti, şarkıda da söylediği gibi sadece üzüyor. Pür dikkat kesiliyorum karşı tarafı anlayayım da, huyuna göre davranayım diye, o esnada adam kendini kral gibi hissederken ben kimim, ben ne beklerim, ne isterim önemsemeyi aklına getiremiyor. Mutsuz oluyorum, hadi diyorum dile getireyim bari, bir şeylerin değişmesi lazım.  Tatlı tatlı anlatıyorum. Hiçbir şey değişmiyor. Laf kalabalığı, ne gerek var? Kadının trip atıp, naz yaptığı ilişkilerde adamların tapar pozisyonda hazırolda beklediklerine çok şahit oldum -ki ben yapabilenler grubuna girmiyorum-, diyalogla bir şeylerin çözülebildiği ise mucizeler katında nadide bir durum. Erkek arkadaşlarla gerçekleştirildiğinde konuşma yada tartışma olarak adlandırılan şey, kadının bir konuyu gündeme getirmesi durumunda ışık hızıyla 'kadın dırdırı' etiketini yiyiveriyor. 

Zekasıyla, insan ilişkilerindeki başarısıyla ışıl ışıl parlayıp, etraflarını aydınlatan adamlar nasıl benim karanlığım haline geliyor zamanla? Artık bir cevabım var. Ben adamları anlıyorum. Karakterlerini, kisiliklerini, ihtiyaçlarını... Kendi ihtiyaçlarımı bir kenara koyarak kendimi karşı tarafı tanımaya adıyorum. Bu beni uzlaşmacı biri haline getiriyor ilişki içinde. Ideal olan diyorum kendi kendime, kimse değişmesin ama birbirini anlasın ve memnuniyetle karşılıklı tatminleri yerine getirsin. Nafile.

Ben pür dikkat leb demeden leblebi kıvamına geleyim zamanla, sen benim kim olduğuma dair en ufak bir fikrin olmadan benimle birlikte ol. Yok ya. Kapris, dırdır size müstahak arkadaşlar. Alfanız bile maksimum beta kadınına değer verecek şekilde kodlanmış. Alfa kadınları duygusal ilişkiyi rafa kaldırıp, işe güce odaklansın. siz de betalarınızla üreyin.

Mutsuzluğun lüzumu yok.

Rastgele.





24 Nisan 2015 Cuma

The Age Of Stupid


                                                

Lots of ideas try to take over the world but there is only one winner: Consumerism! 
Bir çok fikir dünyayı ele geçirmeye çalıştı ama tek bir kazanan var: Tüketicilik!



Dünyanın gidişatı ile alakalı biraz şüphe ve merak varsa içinizde, sizi "Aptallık Çağı'nı" izlemeye davet ediyorum. Bilimsel veriler ve öngörüler baz alınarak hazırlanan belgesel, günlük hayatlarımıza dünyanın kaynakları sonsuzmuş gibi devam eder ve otoriteler tarafından devam etmeye teşvik edilirken, dünyanın her gün 'nasıl da' sona yaklaştığını anlatıyor.


Spoiler vermeyeceğim, söyleyebileceğim tek şey belgeselin gayet akıcı olduğu ve dünya gerçeklerini gayet usta bir kurgu ve dille izleyenin yüzüne vurduğu.

'Izleyeyim de, neye yarayacak?' diyorsanız, en azından insanoğlu olarak paylaştığımız sorumluluğun ne olduğunu biraz olsun anlamaya yardımcı olur, diyorum.

Buradan buyurun:

The Age Of Stupid


23 Nisan 2015 Perşembe

Sofar Sounds Istanbul



Sofar yani 'Songs from a room'un Istanbuldaki ilk etkinliğini gerçekleştirmesinin üzerinden yaklaşık 1,5 sene geçti. Ilk duyduğumda nasıl heyecanlandığımı hatırlıyorum. Muhteşem işler çıkacağından emindim, öyle de oldu. Hala fiilen katılabilmiş değilim ama Youtube üzerinden takip ediyorum. Cok yetenekli insanlar, güzel müzikler... Ki bu yalnızca bir boyutu. Sofar videolarının sebep olduğu bir başka durum söz konusu ki, benim için eşi benzeri yok.

Performansların gerçekleştiği evler, evlerin manzaraları ve evin içindeki kitlenin tamamının yarattığı atmosfer, Istanbul'un en güzel ve heyecan verici yüzlerinden biri benim için. Bunca kaosa, karmaşaya, çirkinliklere inat tüm kudreti, ihtişamı ve inceliğiyle sanata ev sahipliği yaptığında ben tek bir şey düşünüyorum: dünyanın başka hiçbir şehrine bu kadar yakışmazdı! Ne olursa olsun, Istanbul'un ruhunun en derin, en sağlam, en muhteşem tarafı sanat ve güzel insanlarla beraber kesintisiz nefes almaya devam ediyor.

Uzatmayacağım.

Yaşasın güzel insanlar, yaşasın güzel müzik, yaşasın güzel Istanbul ve yaşasın Sofar!

Buradan buyurun:

Gorkem Han Jr - Night & Shore


  
Kaan - Cinnamon


Kalben - Sadece


  
Sedef Sebuktekin - Bul Beni





22 Nisan 2015 Çarşamba

Cheer me up!


Itirazı olan?

Insan kendi modunu müzikle değiştirmek üzere eğitebilir mi? Bence mümkün. Nerede olursan ol, müzik neye benziyorsa duyguların da bir şekilde kulaklarından içeri dolanlara benziyor. Sahip olduğu kurtarıcı güç, başka hiçbir şeyde yok sanıyorum. Evinden, kendi hayatından uzaklardayken, özünden uzaklaştığını hissedip mutsuz olduğun anlarda, evi hatırlatan bir şarkı dinlemek eski ruhu geri veriyor. Dönüp geldiğinde, uzaklardayken dinlediklerin o zamanlar hissettiklerini hatırlatıyor. Olup biten bir şekilde müzikle can buluyor ve onun içine saklanıyor.

Bildiğim en iyi atmosfer mimarı. Nahoş durumların hissettirdikklerini temizlemenin en güzel yolu. Keyfin yokken, negatiflere boğulmuşken, iliklerine kadar hayat dolu olduğun zamanlara ait bir ses duymak, eski duyguları  geri getiriyor, devam etmek kolaylaşıyor. Daha mucizevi bir şey bilmiyorum.



18 Nisan 2015 Cumartesi

Eureka!

Ikili ilişkilerde ne zaman problem yaşansa, bir yerlerde tıkanılsa hemen sorun tespitine girişip sonunda Arşimet gibi fırlıyorum ortaya: Eureka (buldum!) Buldum da ne buldum? 25 yıldır sorunu hep kendimde aradım, kendimde buldum. bugünün eureka'sı bu.

Fazla iyi niyet, fazla iyi huyluluk, fazla anlayış temelli davranışlarımın doğurduğu suistimaller tolore edebileceğim sınırı aştıkları gün, bir bakıyorum problem gibi gözüken şey artık hiçbir şey ifade etmiyor, çünkü artık sürdürmüyorum. Hep birbirine benzeyen dertlerden muzdarip olma sebebim aslında bir şekilde sorunun gerçekten bende olduğuna kanıt gibi. Varımı yoğumu alabildiğine ortaya koyup, aman sizin incileriniz dökülmesin, ben kendi başımın çaresine de bakarım, sizin arkanızı da toplarım diyerek, sızlanmayı aklımın ucundan bile geçirmeden hareket ettiğim için zamanla yaptıklarım normalleşip, değersizleşiyor. Sevdiğim için özen gösteriyorum, özen gösterdiğim için yeterince özen göremiyorum.

'Hayatımız güzelleşsin' temelli davranışlarım nasıl oluyor da karşı tarafta kendi hayatının eşsiz ve değeri ölçülemez olduğu ve benim hayatımı görmezden gelerek de yaşayabileceğimiz hissiyatını doğuruyor bilmiyorum.

Halbuki ilişkiye gösterdiğim özen, karşı tarafa gösterdiğim özen, temelde kendime gösterdiğim özen ve kendimi içinde bulmak istediğim mükemmellikle alakalı.

Beraber mutlu oluruz diye açtığım kapılarımdan içeri özensizlik ve mutsuzluk rüzgarları esmeye başladığında, önlemler alırdım, eskiden. Şimdi içimden gelen tek ses: 'kapat, kapat, kapat: kapı, pencere ne varsa kapat!' ve ortaya koyduğun özeni de kendine döndür.

Içimdeki yaşama sevincine tav olup, ha gayret azalmasına sebep olmanın katlanılabilirliği bir yerde sona eriveriyor.

Kapılar kapalı artık. Gösterdiğim incelik ve özenin bir benzerini görene kadar, içtenliğim içtenlikle buluşana kadar.

Şimdi onlar düşünsün.



13 Mart 2015 Cuma

"Die sehnsucht zieht mich hin in ferne länder, dorthin, wo meine seele lacht."

Yani diyor ki: `Özlem beni ruhumun güldüğü uzak ülkelere çekiyor.` insanın ruhu neden güler? Nasıl güler? Bir çok sebep, bir çok etken olabilir. Benim ruhum öğrendikçe, keşfettikçe, ufkum açıldıkça gülüyor. Yani basitçe bakarsak eğer, bir yerde ilk defa bulunuyor olmak ruhumun gülmesi için kafi. Öyle olması gerekiyor. Ama tam olarak öyle değil işte.

1 aydır Fiji'deyim. Buraya daha önce hiç gelmedim. Yemyeşil bir adalar ülkesi olduğundan başka hiçbir bilgim yoktu ülke hakkında aklıma gelmeyi koyduğumda. Eylül ayıydı ilk plan yapıldığında, benim yolculuğum Şubat ayını buldu. Tam 5 ay, daha önce hiç bulunmadığım bir ülkede güldü ruhum, 5 ay hiç görmediğim bir yerde olmayı özledim. Sevdiğim insanı o adalar ülkesine uğurladıktan sonra benim ruhum yalnızca uzaklara özlem duydu, aylar boyunca.

Geldim. Gördüm. Keşfediyorum. Öğreniyorum. Ruhum kahkahalar atıyor mutluluktan. Hayatımın en büyük eksik parçasını yerine koymuş gibi hissediyorum kendimi. Ama ruhum, başka ülkelerde de gülmeye devam ediyor. En sevdiğim bir kaç insan meslekleri gereği denizdeler mesela. Haber geliyor: 'Çin'deyim', 'Hindistan'dayım', 'Amerika'dayım'. Ailem ve hatırı sayılır sayıda arkadaşım Türkiye'deler. Hayatlarında önemli şeyler oluyor. Haber alabildiğim müddetçe şanslı sayıyorum kendimi. Kalbim bir çok yerde birden atıyor. Uzakları seçmenin, uzakları sevmenin faturası da bu. Hayatı bir yapboz olarak ele alırsak, ben büyük ve kilit bir parçayı yerine yerleştirdim. Bu esnada yapbozumdaki parça sayısı artmaya devam ediyor. Eksik parçalarım dünyaya yayılmış vaziyetteler ve biliyorum ki hiçbir zaman resmin tamamını görmek mümkün olmayacak. Madalyonun bir yüzü gülerken, diğer tarafında kaçınılmaz hüzün var anlayacağınız.




Paylaşılamadığı için eksik kalan gün batımlarım var.


Özlem benim içimde gürül gürül şelale!

12 Mart 2015 Perşembe

Oh.

Korku ve gözdağı toplumundan, özgürlük ve mutluluğa açılan kapıyı bulmak ve o kapıdan geçmek muazzam bir direnç, sabır ve sıkı çalışma istiyor. Kendini keşif, dünyayı keşif, kötüye hazırlık, iyiye uyum... Her 'yapamazsın' sonrası potansiyellerini yeniden gözden geçirmek, kendine inanmak, korkuyu bir kenara bırakmak, önlemler almak ama akışa da bırakabilmek. Hepsi bir bütünün parçaları. Çok kapı açtım, çok çabayla açtığım kapıları inanılmaz bir hızla kapattım. Ne kadar istesem de yürümeyeceğini anladığım hiçbir şeyin peşinden koşmayı sürdürmedim. Kendimi kovaladım. Bunu yaparken maymun iştahlılıkla eleştirildim. Öyle olmadığımı, yalnızca en mutlu şekilde yürüyebileceğim yolu tutturabileceğimi bildiğim için kulak asmadım. Yeni yollara girdim, yeni kapılar açtım. Güvenli ortamımı terk ettim, yeni hayatımın içinde güvenli alanlar inşa ettim. En önemlisi, en zor anımda bile içimde bir nebze de olsa mutluluk barındırdım hep. Kendi tercihlerimi yaşamış ve yaşıyor olmak hep biraz hafif kalmama yardım etti. Sonuç olarak, hayal bile edemeyeceğim güzellikte hayatlar yaşarken buldum kendimi zaman zaman. Dümdüz, engelsiz yada önceden planlanmış yollar nereye gider ben bilmem. Bildiğim şey, en zor koşulda dirayetini koruyup, koyvermeden olayların içinden çıkabilmek, en güzel anı da en az en zor an kadar yüksek bir gönülle karşılayıp, öyle yaşamakla mümkün ancak yol almak.

Gezdikçe, öğrendikçe. insan ve mekan tanıdıkça, doğanın muhteşemliğiyle yüzleştikçe iyice idrak ediyorsun 'okyanusta küçücük bir kum tanesi' olduğunu. Kötülüğün bir sınırı olmadığı gibi, güzelliğin de bir sınırı olmadığını. Kendi önemsizliğini fark ettikçe açıyorsun içini, kendini tüm dünyaya. Kesfettiğin her şey tarafından yeniden yaratılıyorsun. Bir kere yaşamak için çabalamaya karar verdin mi, mucizeler peşini bırakmıyor.

Bazı şeyler yalnızca filmlerde olmuyor.

                                                                

24 Şubat 2015 Salı

"Çok feministim"

Kestik!

Bir şeyi gerçekten, içtenlikle olduğun zaman o olduğun şey konusunda bağırmayı kesip, sadece öyle yaşıyorsun. Ne onay bekliyorsun, ne takdir. Olmaya çalışıyorum ama iki beden büyük geldi, sindiremedim bir türlü, o yüzden her fırsatta haykırıyorum, tanrılar adına 'ben feministim'. Haha!

Gerçek bir entelektüel her fırsatta muazzam bir donanıma sahip olduğunu dile getirebilir mi? Gerçek entelektüel? Gerçek? Yada gerçek bir bilge, bilgeliğine vurgu yapar mi? Yapabilir mi?

Gerçek ve sahte ayrımını nasıl yapıyoruz? Basit. Sindirilmiş, özümsenmiş yetkinlik kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmiyor. Bir bilgeyi eliyle bir bardağı kavrarken yada başıyla birini selamlarken bile tanıyabilirsiniz bazen. insanın olduğu şey, eline, koluna, gözüne yansıyor. Olmadığı şey de öyle.

Kendi kendine 'yine çok çılgınım' vurgusu yapan insan genelde kendini çılgın göstermek isteyen bir normaldir mesela. Çılgına çılgınlığı çılgınlık gelmez.

Samimiysen vurguya ihtiyaç duymazsın.

Ve genelde söz değil, aksiyon konuşur.


Öptüm.

20 Şubat 2015 Cuma

Her şey aşktan.

Sakin, yalnızca içinde bulunduğu anın tadını çıkaran, geçmiş derdine ya da gelecek telaşına düşmeyen, cool cool idare eden insanlara imreniyorum! Istedikleri her şeye sahipler sanki. Sürekli yeni bir hedef belirleyip, tüm şartları ona uydurmaya çabalayıp, hedef gerçekleştiğinde hemen başka bir hedef belirleyip bu sefer onun için koşmaya başlamak, durmamak, dinlenmemek. 'Kendi dünyamı ben yaratırım!' iddiası. Sevmediklerinden kaçmak, sevdiklerine koşmaya çalışmak. Hep genç, hep süper enerji sahibi olmayacağını bilmek ve ihtiyaç anında huzurlu ve güvenli bir hayata sahip olamayacağını düşünmek. Kolay değil. Ruhunu ve kişiliğini besleyeceğini düşündüğün her büyük ve güvenliksiz hamle, istediğin sonucu alamadığında izleyeceğin alternatif yolları düşünüp, tasarlamana sebep oluyor. Sonuç olarak tam olarak içinde bulunduğun an'a odaklanmak imkansız hale geliyor.

Sonra ne oluyor? Attığın adım beklentilerini karşılamadığı zaman zaten aklında olan bir başka plana odaklanıyorsun. Bütün ihtimalleri göz önüne alarak hareket etmek, yalnızca devam etmeye odaklı olmak. Devam etmek. Yara almayarak, 'deneyim' diyerek, bir sonraki adıma daha farklı bir insan olarak başlamak. Umursadığın tek şeyin 'devam etmek' olması. Yok mu bunun sonu? Var. Keyifle sürdürebileceğin bir hayat ihtimaliyle mümkün aynı yol üzerinde yürümek, koşmak, taklalar atmak.

Durduğum yerde duramıyorum. Bütün potansiyellerimi gerçekleştirmeden durmak istemiyorum. Kendimi dinliyorum, kendimi izliyorum. Son olarak kendimi doğduğum ve yaşadığım yer olan İstanbul'a göre Dünya'nın sonu sayılabilecek bir yerde buluyorum.

Peşinden geldiğim şey sürdürülebilir hayat ihtimali mi? Sevmeye son ana kadar devam edebileceğim insanı bulduğuma dair olan inancım mi? Yukarıda bahsettiğim her şeyi unutun. Peşinden koştuğum, iliklerime kadar arzuladığım yegane şey hayata karşı aynı heyecanı paylaşacağım insanı bulma hevesim. Çünkü dünya mücadele edilmesi gereken tonlarca kötülükle doluyken, aynı zamanda keşfedilmesi ve hakkının verilmesi gereken yığınla güzellikle dolu. Ben bir bilincim, ben bir kadınım. Görünenin ötesinde en derin endişem benzer bir bilinçle yaşayabileceğim kişiyle bir olup, beraber olup, 'tam' hissedebilmek. Günü geldiğinde 'anne' olmak. Kendini gerçekleştirmiş, babayla dünyaya aynı perspektiften bakabilmiş anne olmak. Eşle koşmak. evlatla koşmak. Karşılıklı sahip olunan bütün potansiyelleri açığa çıkarıp, gerçekleştirebilecek cesareti birbirine verebilecek kadar tanışmış olmak, umursanır olmak, aynı değerler çerçevesinde buluşabilmiş olmak. Tek kaygım bu.

Kendi kendine iyi idare ettiği zamanlarda sahip olmayı arzuladığı tek şey 'eş' oluyor insanın. Doğa bu. Kanunu bu. İyi ki de öyle. Başını omzuna yaslayıp, gün batımını seyrederken başka hiçbir şey düşünmediğin insanı bulabildiğin zaman eski ihtirasını kaybediyor geçmiş endişesi, gelecek telaşı. Ve bir insan ömrü, eşini bulduğu an anlam buluyor.

Yani, cool cool içinde bulunduğum anın tadını  çıkarabilmem için içimdeki tüm sevgi gücünün açığa çıkması ve şüphesiz paylaşma hevesimin olması lazım.

Gerekirse Mars'a giderim.